} ?>

Padişahlar

Vesayetçi tarih Osmanlı’ya karsı her zaman bir karalama tarihi yazdı..Padişahlar hakkında aslı astarı olmayan iftiralar attı..Amaç ise ecdadımıza karsı olan sevgimizi saygımızı bağımızı koparmaktı..Bunda belki biraz başarılı oldular ama özünde osmanlı olanlar bu yalanlara hiç inanmadı..Ecdadımıza yapılan haksızlığı Yavuz Bahadıroğlu kaleminden okuyalım..
Başöğretmenim bir gün hışımla sınıfa girip, girer girmez o devrin ana muhalefet partisi lideri İsmet İnönü’yü savunmasından anladım ki, dışarıda birileriyle bu konuyu tartışmış, iyice damarına basmışlar.

Hem sınıfa çöreklenen ağır havayı dağıtmak, hem de sınıfın “çok bilmiş”lerinden olduğumu göstermek açısından hemen sordum: “Diktatör ne demek öğretmenim?”

Hızla bana dönüp, “Yine mi sen?” der gibi yüzüme baktıktan sonra: “Sınırsız yetki sahibi yönetici demektir çocuklar” diye izah etti, “sadece padişahlar sınırsız yetkilere sahipti: Dedikleri dedik, çaldıkları düdüktü…”
tek parti seçimleri ile ilgili görsel sonucuBaşöğretmenim böyle diyordu, ama benim o yaşta okuduğum bir kitapta, Fransız tarihçi A. Ubicini farklı şeyler söylüyordu (Ubicini Tanzimat döneminde Türkiye’ ye gelip uzun süre kalmış, Osmanlılar hakkında yazdığı eserler, Batı’da çok büyük ilgiyle karşılanmıştı):

“Osmanlı hükümeti şeklen bir istibdat (diktatörlük diyelim) görüntüsü vermekle birlikte, dikkatle incelendiği zaman, dünyanın hiçbir yerinde misli görülmemiş derecede yumuşak bir idare olduğu anlaşılır.»

Başka bir Fransız ise, “Padişahın iradesi, Kur’an hükümlerinden, şeriat ulemasının içtihadlarından (yorumlarından) yahut şeyhülislâmın fetvalarından üstün değildir… Örf ve âdetlere dayanan halkın gücü padişahların iradesinden çok daha üstündür.” (A.L. Castellan) diyerek soydaşını doğruluyordu.

İngiliz sefiri Th. Thornton ise, padişahların sınırlı yetki sahibi olduklarını kesin bir dille açıklıyor, sonra da şu hükme varıyordu:

“Böyle kanunî sınırlamalar olan bir ülkede elbette istibdat olamaz.”

Şimdi, Başöğretmenimin “sınırsız yetki” izafe ettiği padişahlardan birkaçının durumuna bakalım isterseniz…

Bursa Kadısı Molla Fenari, devrin öfkesi burnunda padişahı Yıldırım Bayezid’ın şahitliğini “Terk-i cemaat bais-i cerh idüğün şuyû bulmağılen şehâdetün caiz değildür”, yani “Namazlarını cemaatle kılmadığın duyulduğundan şahitliğini kabul etmiyorum” diyerek şahitliğini reddediyor, Fatih Sultan Mehmed, Molla Gürani tarafından bir yemek esnasında fırçalanıyor, padişahlığı bırakıp dervişliğe dönmek istediği günlerin birinde “Senin rahmetin zahmettedir” denilerek Ak Şemsüddin Hoca’sının huzurundan kovuluyor, Yavuz Sultan Selim, Zembilli Ali Cemali Efendi’nin tehdidi karşısında fermanını geri almak zorunda kalıyor, Sultan Avcı Mehmed, cuma namazı esnasında, kürsü vaizi Himmetzâde Abdullah Efendi tarafından “Nedir bu av merakı, nedir bu nefsi emareye uymalar, Allah’dan korkmaz mısın?.. Devlet sahipsiz kaldı… Şimdi avlanma zamanı değil ağlama zamanıdır” denilerek azarlanıyordu.
osmanlı padişahları ile ilgili görsel sonucuBu padişahlar diktatör müydüler yani?..

Diktatör olsalardı, kendilerini herkesin huzurunda azarlayan insanları yaşatırlar mıydı?

“Kişisel”, yahut “zümre diktatörlüğü” olabildiği gibi, pekalâ “zihniyet diktatörlüğü” de olabilir…

Ve muhabbetimizin ölçüsüne göre, diktatörlüğün bazı türleri, bazılarımıza “şık” gelebilir. Aslolan hangi türden olursa olsun, diktatörlüğü tüm olarak reddedip halk (cumhur) iradesinin belirleyiciliğini savunmaktır. Yoksa bu iş, “En büyük cumhuriyet/ Bize verdi hürriyet…” diye şiir yazmakla olacak iş değil. 24-Ağustos -2020

Yayım tarihi
Tarih olarak sınıflandırılmış

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir